Dalından koparıp da yediğimiz tek meyvemizdi Akasya… Hele bir de ona ulaşmak çetin bir yoldan geçiyorsa nimete ulaşmak daha zevkli olurdu. Dalda asılı olan beyaz nesne; bütün güzelliği ile bizleri büyüler, kendine aşık ederdi. Bazen bir kedi gibi tırmanarak bazen de duvar üzerinden çıkarak nail olurduk; nimete. Hele bir de sahipsiz bir akasya ağacı bulmuşsak; o zaman kaç kişi orada hazır bulunurdu, varın onu da siz düşünün! Sahipsiz ağacın dalındaki akasya; çoktan midemizdeki yerini alır, sırada evlerin bahçesindeki akasyalara ulaşabilmek için gizli operasyonlar düzenlemek kalırdı.
Operasyon esnasında aşağıda bir arkadaşımız nöbetçi kalırdı. Ağaca tırmanan arkadaşımız ise meyveden önce kendisi tadar, sonra da yalvarmalarımız karşısın da dayanamaz bize de atardı. Ağacın altında bekleyenlerin sayısı bir anda artar, herkes bu nimetten tatmak isterdi. Ağacın sahibi durumu fark edince biz de bir koşuşturma başlardı. Ağacın sahibinin ve bizim koşturmamızı gören, ağaçta bekleyen arkadaş; hızla aşağıya inmeye çalışırdı. İniş o kadar hızlı olmalıydı ki ağaç sahibine yakalanmasın… Ağaçtan inerken bazen gömleğimiz ağaca takılır ve yırtılırdı. Nadiren de olsa yakayı ele verir, kulaklarımızın çekilmesinden kendimizi kurtaramazdık. Kurtulmayı başaranlar; soluk soluğa toplanma yerine gelir, gelen arkadaşlarımızı sayar, gelmeyen olursa onu merak ederdik.