Bir insan topluluğu düşünün ki, başka bir topluluktan pek çok farkı bulunsun. Bu farkları tespit noktasında araştırma yapan bir insanın bakacağı ilk fark ne olur sizce? Bu soruya değişik ilim dalları, farklı cevaplar verebilir hiç şüphesiz, ama millet olma sürecini tespit etmekse gayemiz; o zaman vereceğimiz ilk cevap bellidir: DİL. Bir milleti diğerinden ayıran kültür bütününün en önemli unsuru olan dil… Dil, bir insan topluluğunun en mümeyyiz sıfatı durumundadır. ‘Her millet kendi dilinin türküsünü söyler' diyor bir yazarımız. Ne kadar doğru! İnsan toplulukları kendi dilinin türküsünü söyleyebildikleri sürece millet olma vasfını muhafaza edebilirler.
Uzun zamandır, dünyanın en köklü, en yaygın ve en eski dillerinden birisi olma gerçeğine sahip olan güzel Türkçemiz, ciddi bir takım tehlikelerle karşı karşıyadır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ifrata kaçan ve teknolojik anlamda çağı yakalamakla, Batı'nın günlük hayatını birbirine karıştırma hastalığından bir türlü kurtulamayan bazı sözde aydınlarımız-aslında onların kurtulmak gibi bir çabası da yok- dilimizin yozlaşması noktasında ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Güya, Türkçemizi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak gibi görünüşte masum bir başlangıçtan hareketle, dilimizi yozlaştırmak, sığlaştırmak, kısırlaştırmak adına ne varsa hepsini yapıyorlar. Bu hasta zihniyet, meseleyi ele almak hususunda o derece ileri gitmiştir ki, alfabe değiştirmekle dil değiştirmeyi birbirine karıştırarak, Nurullah Ataç'ın ağzıyla: “Latin Alfabesini almak yetmez. Bir bütün olarak Latinceyi toptan almak gerekir.” demekten dahi çekinmemişlerdir. Gerçekte Türk-İslâm kültürüne olan düşmanlıklarının bir ifadesi olarak dilimizde ne kadar Arapça ve Farsça kelime, terkip varsa hepsini kaldırım atma mücadelesini vermişler ve bu mücadelede de başarıya ulaşmak için, maalesef devletimizin gücünü kullanmak gibi bir imkâna da sahip olmuşlardır. Onların bu büyük gayretleri(!) sonucunda necip milletimiz için çok acı bir takım sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Onların bu hastalıklı çabaları sonucunda bugün çok acıdır, milletimizin istikbâli mesabesinde olan yeni nesiller atasının, dedesinin dilini ancak sözlük yardımı ile okuyup anlayabilmek gibi bir garip duruma düşmüştür. Oysa, cümle âlemin bildiği bir hakikati bile görmezlikten gelmektedirler: Dünyada saf kültür, saf ırk, saf dil bulabilmek mümkün değildir. Tarihî vetire içerisinde milletlerin birbirleri ile olan ilişkilerinin bir sonucu olarak, karşılıklı etkileşim ve kültür alışverişi olmuştur. Başka milletlerden alınanlar millî kültürün bir parçası haline getirilmiş ve millîleştirilmiştir.
2. Yetişen nesiller dil fukarası haline getirilmiş ve meramını topu topu üç-dört yüz kelime ile ifade edecek kadar fakirleştirilmişlerdir.
3. Çok acıdır, bir üniversite hocası bile, bir zamanların tapu tahrir memuru kadar dilimizin imlâsına vâkıf durumda değildir.
Kalbini, vicdanını Moskova'nın, Pekin'in Waşington'un sokaklarından harekete geçirmeyi marifet sanan bu sözde aydınlar, kendi davalarında o kadar samimidirler ki,(keşke bu milleti ihlaslı bir şekilde seven olma iddiasında bulunan bizler de aynı samimiyeti gösterebilsek!) bu kadarıyla yetinmemişler daha da ileriye gitmişlerdir. Onlar adeta, yeni baştan bir Türkçe yazmak gibi bir çabayı da sergilemekten geri durmamışlardır. Elleri kuvvetlidir çünkü, talih onlara devletimizin gücünü kullanmak gibi bir imkân da sunmuştur. Bu imkânın verdiği güçle, bir zamanlar Atatürk'ün büyük ideallerle kurduğu ve mirasının da önemli bir bölümünü bağışladığı Türk Dil Tetkik Cemiyeti'nin(Türk Dil Kurumu! Değil) başına, gerçekten çok acı bir hakikattir AGOP DİLAÇAR gibi bir kişiyi getirmekten çekinmemişlerdir. İnsanın vicdanı sızlıyor. Türk Dil Tetkik Cemiyeti'nin başına Türk olmayan birisini getirmek. Tarih beşerî ihmallerden dolayı çok olmazlara not düşmüştür ve bu da onlardan birisidir. Bu dönemde, Türkçe'yi sadeleştirmek ve güya yabancı dillerin baskısından(!) kurtarmak adına “ÖZ TÜRKÇECİLİK” denilen bir furya başlatılmış ve dilimiz sığlaştırılmış, kirletilmiş ve maalesef zaman zaman gülünç duruma düşürülmüştür. Yine, Türkçe olmayan “-sel”, “-sal” ekleriyle güya Türkçe kelimeler türetilerek, adeta nesiller arasındaki bağ kopartılmıştır. Bu öyle bir hastalıklı bir düşmanlıktır ki, sırf Türk-İslâm medeniyetine olan düşmanlıktan dolayı, “î” nisbet i'sine olan düşmanlıktan dolayı: fizikî yerine fiziksel, ilmî yerine ilimsel gibi kelimelerle dimağlar zehirlenmeye çalışılmıştır. (Merhum F.Kadri Timurtaş Hoca'nın “yalvarırım, Türkçe'yi sal'a bindirip sel'e vermeyin haykırışlarına rağmen)Ya da âlemi üstümüze güldermek istercesine: zeytin yerine, “çatal batmaz kaydırgaç”, hostes yerine, “gök götürü konutsal avrat”, ‘istiklâl marşı' yerine, “ulusal düttürü” gibi öz Türkçe(!) kelimeler üretilmiştir. Yaptıklarındaki yanlışlığı bütün bütün inkâr edemediklerinden olsa gerek Agop Dilaçar öldüğü zaman, TRT: “Sayın Dilaçar'ı kaybettik” diye ilân etmişti. Öyle ya! Millete: “Ey Millet! Senin dilini geliştirmek için, senden olmayan birini kullandık” demek bayağı bir yiğitlik ister! Ama, bir yol açtılar ve o yol hala kullanılıyor.
Bu dönemde güzel Türkçemizi baltalamak adına yapılan kasıtlı yanlışlardan birisi de kavramların içini boşaltarak, kavram kargaşası oluşturmaktır ve bunda da başarıya ulaşmış durumdadırlar. Bilmemiz gereken bir hakikat vardır. Kavramlar insanlara içi boş sunulmazlar. Her kavramın kendince bir sözlük ve ıstılah mânâsı vardır. Buna rağmen, onun içini boşaltır ve kendi kafanıza göre bir anlam yüklerseniz, cemiyet hayatındaki ahengi ve bu ahengi sağlayan anlaşmayı bozarsınız. Acıdır, 1950'lerden itibaren ülkemizde olan budur. Pek çok kavram, nesiller arasındaki irtibatı ve anlaşmayı koparıp, bunun doğurduğu müsait ortamda kendi hasta fikirlerini topluma kabul ettirebilmek için kasıtlı olarak anlam kaymasına uğratılmıştır. 1955 Moskova'da, 1961 Varşova'da yapılan beynelmilel yazarlar kongresinde(Türkçesi dünya komünistler kongresi) ve Siyon protokollarında millî dillerin yozlaştırılmasına ilişkin maddelerin bulunması ile bunların yaptıklarını irtibatlandırmamak için kör olmak gerekir. Öyle ya! Yetişen nesiller kültürlerine sıkı sıkıya bağlı olsa, onlar istediklerini nasıl yapacaklar! Tek bir misal, sanırım meramımı ifadedeye yeterli olacaktır. Bunlar kasıtlı olarak “millet” kelimesi yerine “ulus” kelimesini kullanmaktadırlar. Efendim, “millet” kelimesi Arapça bir kelimeymiş! Birincisi, millet kelimesi Türkçe bir kelimedir çünkü, Arapça “milel” kelimesinin Türkçeleştirilmiş halidir. İkincisi, bu kelimenin Arapçadaki kullanılış hali ile Türkçedeki kullanılışı birbirinden tamamen farklıdır. Üçüncüsü, “ulus” kelimesi Türkçe olmayıp, Moğolca bir kelimedir ve anlamı çok farklıdır. Moğol devlet anlayışında şöyle bir uygulama vardır: Ele geçirilen yerler, hanedan mensupları arasında taksim edilir ve bu taksimatın sonucunda ortaya çıkan bölümlere ORDA veya ULUS nedir. Çağatay Ulusu, Altın Orda gibi. Bu uygulamaya Moğolca ONOGAN BOGOL denir. Buradaki ‘ulus' kavramı etnik bir kavram olmayıp tamamen ‘siyasî' bir kavramdır. Zira, bu paylaşımın sonucunda ortaya çıkan bölümlerde yaşayan insanlar tek bir etnik unsura mensup olmayıp, değişik etnik unsurların birleşmesinden oluşur. Yani bu bir siyasî taksimin adıdır. Bugün Almanya gibi, bazı ülkelerde gördüğümüz eyalet sistemine kısmen tekabül eden bir uygulamanın adıdır. Oysa, “millet” kelimesi bir kültür bütünlüğünün adıdır. Onun yerine ulus kelimesini kullanmak cinayet derecesinde fahiş bir hatadır. Birileri bu hatayı kasıtlı olarak yapıyor, birileri de cehlinden dolayı belki, ama olan güzel Türkçeye oluyor.
Şunu unutmamak gerek: sosyolojik anlamda, cemiyet hayatı coşkun akan bir nehir gibidir. Bu nehrin üzerinde, nesiller arasındaki irtibatı sağlayan tek bir köprü vardır ve o köprü DİL'dir. Milletin bütün kültür unsurları o köprü üzerinden geçerek dededen toruna, babadan oğula intikal eder. Dili yıkarsanız eğer, nesiller arasındaki irtibatı kopartırsınız ve en fazla birkaç nesil sonra millet olma vasfı sona erer. Dilin bozulduğu yerde haricî düşman aramaya gerek yoktur. O yeter. Unutulmamalıdır ki: Türk milliyetçiliğinin en mümeyyiz vasfı “muhafazakârlık”tır ve bu anlamda muhafazakârlığın en temel gayesi de dili muhafaza etmektir.
Son söz niyetine merhum Ziya GÖKALP'in şu dörtlüğünü hatırlayalım:
Türklüğün bir ili var,
Sadece bir dili var.
Başka dil var diyenin,
Başka bir emeli var.
Tanrı Türkü Korusun ve Yüceltsin.